22 Şubat 2014 Cumartesi

Siyasi Tartışma Programları

Eskiden Siyaset Meydanı vardı. Tribün ekolüyle insanların beyinleri sünger kıvamına gelene kadar sayısız konuk konuşturulur, memleket siyasetten soğutulurdu. "Ben bir tespit yapacağım Ali Bey" diyen ortaya atıyordu kendini. Şimdilerde rafine insanlar tartışma programlarını süslüyor. Kimi kanallarda aynı görüşü savunan amigolar kendi çalıp kendi oynuyor, bazılarında ise X görüş vs. Y görüş savaşı alabildiğine kanlı yaşanıyor. Kamera karşısında kimi zaman 4 kimi zaman değişik stüdyolardan katılımlarla sayısı 10'u bulan konuk evlerimize giriyor. Fakat bu sayılar sizleri kandırmasın. O tartışma programlarında yüzlerce insan ve söz konusu programların değişmez ve kadim katılımcısı Google oluyor.

Nasıl mı? X görüşünden olan mücahitimiz sıra kendine gelince açıyor ağzını yumuyor gözünü. Y görüşünden olan konuşurken, pür dikkat dinliyor. Aynı saftan arkadaşı konuşurken ise abanıyor telefonuna. Sıra kendisine gelene kadar sabahtan yedi düvele haber salma yoluyla arkasında topladığı mahaberat ordusundan gelen bilgileri süzüp kendine en uygun argümanları derleyerek sıra kendisine geldiğinde, hafızasının ne kadar kuvvetli, külliyata ne kadar hakim ve biraz önce Y görüşünden dem vuran katılımcının ne kadar yanlış bir insan olduğunu anlatmaya çalışıyor.

Benim bir tespitim olacak: Alayınız kolpasınız.

30 Ocak 2014 Perşembe

Alevi Dedeleriyle Kerbela, Necef, Umre Keyfi



“Hak verilmez, alınır” düsturu çoğu zaman agresif bir çıkış olarak algılanmıştır. Ülkemizde ise “Bir şey hak ise, o zaten verilmiştir. Bunun haricinde verilecek şey de yoktur” yaklaşımı hakim olduğundan, hak arama girişimleri çoğu zaman nankörlük, kadir kıymet bilmezlik ve anarşistlik (burada kelimenin sözlük anlamından değil, Türkiye’de yerleşmiş “şeytani ve cezalandırılması gereken ayrık otu” anlamından bahsedilmektedir) olarak algılanmıştır. Devlet Baba en iyisini düşündüğünden, verilmemiş hak yoktur. Eksikliği hissedilen şey ise; Türk Halkı için ayrıştırıcı, birlik ve bütünlüğü zedeleyici ve ladini olmalıdır ki devlet onu kasten bizlere layık görmemiştir. Bunun aksini düşünmeye gerek dahi yoktur. 

Ülkemizin sünni, Türk ve erkek seçkinleri yanında ötekileştirilen topluluklar arasında yer alan alevilerin yaşam alanları da elbette devletin çizdiği dar çizgiler içerisinde şekillenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında beri alevilere tanınmış hak ve özgürlükler, dönemin konjonktürüne göre değişim göstermiştir. Zaman zaman terörist ilan edilip, tepelerine bomba yağdırarak “Dersim’e medeniyet götürüldüğü” iddia edilmiş, zaman zaman içinde bulundukları otel ateşe verilmiş, bazen de cem evleri cümbüş ortamına benzetilmiş ama en çok da senede bir kez muharrem ayında iftar sofraları onurlandırılıp tıkınarak devlet – alevi toplum ilişkileri şekillendirilmiştir. Toplum nezdinde ise ötekileştirmeye sevdalı dünyamızda aleviler hiçbir zaman inkar edilmemiştir. Zira ortamda aşırı dini hassasiyetler yoluyla husumeti yönlendirecek taraflar (ermeniler, rumlar) çoktan bertaraf edildiği için alevileri sarıp sarmalamıştır bu halk. Memleket ve isim kombinasyonlarıyla yuvalarında saklanmaya çalışan korkak alevileri deşifre ederek, en iyi senaryo olarak “Hz. Ali, Peygamber efendimizin amcaoğlu, üstüne üstlük ilk inananlardan biri iken siz nasıl olur da namaz kılmazsınız?” tarzında sorulara muhatap bırakılmışlardır.

Devletimiz son dönemlerde, demokratikleşir gibi görünme sevdasına girmiştir. Daha iyimser bir bakış açısıyla demokratikleşmeye yeltenip ardından bu sürecin “Ne yapalım yani şimdi eşcinseller de özgürlük istiyor. Onlara da mı özgürlük verelim?” noktasına gelmesiyle beyin lobları yerine testis taşıdığına inandığımız devlet aklı mavi ekran vermiştir. Ülkemizde fizibilite çalışmalarından, projelerden ve etütlerden yoksun iş yapıldığına; çoğu zaman kervanın yolda düzüldüğüne alışmıştık ama demokrasinin zerresinden nasibini almayan bakış açısıyla girişilen hamlelerin komedisini izlemek de yine bizlere düşmüştür. 

Bu bağlamda, en temel hak ve özgürlük ihlalleri dağ gibi karşımızda duruyorken demokrasi paketleri tıpkı ar-gesi yapılıp tamamlanan ve nihai hali belli olan; fakat gıdım gıdım versiyon artışlarıyla müşterilere sunulan bir bilgisayar programı gibi halka sunuldu. Kürtçe hala devlet nezdinde kabul edilmemiştir; fakat bu sorunu kişisel gelişim faaliyeti olarak düşündüğü görünen hükümet Kürtçeyi seçmeli ders ilan etmiştir. Anadilinde eğitim almak isteyen halka seçmeli kürtçe dersi verecek kadar laubali değildir herhalde devlet büyüklerimiz. Olsa olsa kendi evlatlarına “Sanmam, ama olur da kürtçe öğrenmek istiyorsan al sana özgürlük” demiştir. Alevilerin ise en temel isteği Diyanet’in lağvedilmesi veya bu yapılamıyorsa eşitlik sağlanarak cem evlerinin, ibadethane statüsü kazanarak, dedelerin de maaş alabilir hale getirilmesiydi. Bu sorun gayet net bir şekilde ortadayken Başbakanımız yeri geldiğinde alevinin önde gideni, bayrak sallayanı olduğunu gayet fikri ve zikrini belli eder şekilde ön koşula bağlayarak “ne şiş yansın ne kebap” yolunu seçmiştir. 

Alevileri, sünni Müslümanların mütemmim cüz-ü ve hatta haddi bildirilerek, doğru yola sapması konusunda kılavuzluk edilmesi gereken özünde Müslüman kimseler olarak tanımladıkları için, bu devlet, bu sorunu çözmekte ilelebet başarısız olacaktır. Kritik seçim dönemlerinde ağızlarına bal çalınmaya çalışan alevilerden ne kadar oy koparırlar bu tabii ki bilinmez ama aklıselim sahibi her vatandaş yaşanan ikiyüzlülüğü muhakkak görecektir. Yakın zamanda Fethullah Gülen Cemaati’nin cami-cem evi projesine alevi kesimden bile destek gelmiş, Ahmet Hakan’ın da aralarında bulunduğu bir grup köşe yazarı da alevileri “İstemezük”çü kronik muhalifler olarak ilan etmişti. O günün şartlarında derdimizi anlatamamıştık; bugün ise sanırım herkes meramımıza kulak kabartacak; hatta o gün derdimizi anlamayanlar bugün yapılmaya çalışılanın bir kumpas olduğunu bile dile getirecek kadar aydınlanma yaşamışlardır. Söz konusu projede, cem evlerinin özerk yapısı vurgulanmaksızın, caminin kanatları altına alınarak şevkat gösterilen Alevilik, meşruiyetini yine cami üzerinden sağlamaktaydı. Cemaat şayet; Aleviliğin, sünni Müslümanlıktan bağımsız olduğunu, ritüellerinin ve bir çok inancının benzeşmediğini, projenin Cami- Sinagog veya Cami – Kilise projesi kadar inançlara hoşgörüyü ve ötekiye tahammülü simgelediğini bir şekilde belirtebilseydi, en ön sıralarda destekçi olabilirdik pek ala. İkinci aykırı nokta ve bugün düşüncelerimize hak verecek çoğunluğa sahip olmamıza sebep çarpıklık ise cemaatin sıfatıydı. Alevilerin, en temel insani hakkını ve eşit yurttaşlık talebini kabul ettireceği makam devlettir. Cemaat gibi kapalı kapılar ardında, sinsice işini gören ve hiçbir yerde tüzel kişilik ve hukuki iz bırakmayan yapılanmayla alevi toplumunun kaybedecek zamanı bulunmamalıydı.

Bu sefer de vicdan ve merhamet konusunda dünya cimrilik endeksinin tepesine oynayan hükümetimiz alevilere güzellik düşünmüş. Evet güzellik. Daha resmi ve devlet nezdinde kabul görecek şatafatlı bir tabir bulamadım. Alevi dedelerini Kerbela, Necef ve nihayetinde pek tabii ki Umre’ye götürecek Kültür Turizm Bakanlığı yine alevi cemaatini ihya etme çabalarına girişmiştir. Aleviliği kati suretle sünni Müslümanlığın kapsama alanı altından uzaklaştırmadan yeni bir havuç uzatmaktadır hükümet. Tıpkı en çok harcama yapan müşterisine ödül sunan kapitalist akıl gibi, alevi dedelerini beş yıldızlı konfor ile önce dini değerlerinin özünü oluşturan yerlere devlet gözetiminde götürüp, ardından bir de Umre cilasıyla ülkeye getirecek olmanın müteşebbis gururunu yaşamaktadır. Hem hak ve özgürlük talepleri sayısız kere cevapsız kalan ve bunun farkında olan halka “Bunlar eskiden dile getirilemezdi. Şimdi dedeleriniz adam yerine konuluyor, en lüks hizmeti alıyor. Daha ne istiyorsunuz?” denecek, hem de seçim maratonunda olur da koparabilirse üç-beş oyun huzurunu yaşayacaktır. Üstelik kampanya 100 dede üzerinden yürütüldüğünde fayda-maliyet analizlerinde bakiye hep pozitif görünecektir. Vicdansızlığı ve halkı kandırmaya çalışmanın bugünkü değere indirgenmiş utancı ise her zaman olduğu gibi göz ardı edilecek nitelikte görülmüş olmalı…

25 Ocak 2014 Cumartesi

UTANÇ DUYUYORUM! - Hrant Dink Cinayetinin Yargısı - Fethiye Çetin


Türkiye'de Hrant Dink cinayeti hakkında "Allah Rahmet Eylesin"den, "Su testisi su yolunda kırılır" diyene, "Yazık oldu zavallı adama" diyenden "Hrant'ı Devlet öldürdü" diyenlere kadar geniş bir yorum skalası mevcut. Ülke geneli ve kamuoyuna yansıtılanlar açısından sanırım ilk iki yorumu benimseyenler çoğunlukta. Bununla birlikte Devlet'i cinayetten sorumlu tutanların da büyük bölümü, karanlık güçlerle ve aşırı milliyetçi insanlarca öldürüleceği ortada olan birinin Devlet tarafından korunmadığı ve göz göre göre ölümüne göz yumulduğu şüphesini taşırlar. Cinayet mahalinde elinde silahla yanaşan katili görüp kafasını farklı yöne çeviren polise benzetilmektedir Devlet. Oysa bu kitap, anlattıklarıyla elinde silahıyla yaklaşanın bizzat Devlet olduğuna dair insanın kanını donduracak derecede vahim gelişmeleri göz önüne sermekle yetinmeyip, karartılan delilleri ve soruşturulmayan onlarca şüpheli şahıs/olay/tanığın hikayesini gözler önüne sermektedir. Bırakın Hrant Dink'in öldürülmesini, cinayet öncesi yaşananları okuyunca gözleriniz doluyor, sinirden kaskatı kesiliyor, kitaba ara verip uzun düşüncelere dalıyorsunuz. İçerikle ilgili daha fazla bilgi vermeden, söyleyebileceğim şudur: Her Türk vatandaşı bu kitabı okumalıdır. Senelerce aşılanan milli tarihin, cehaletin, kandırmacanın diyetini bu kitapla ödemeye başlayabilirsiniz. En çok da gençlere okutulmalıdır bu kitap. İçinde yaşanılan ülkenin ne olup olmadığını anlayabilme konusunda başucu eseridir.


20 Ocak 2014 Pazartesi

Bana bunlarla gelmeyin

Yerel seçimlere yaklaşılırken, toz duman arasında görünemeyen ve 3 ay önce olsa gündem oluşturabilecek lakırdıdır bugünkü konum: CHP'li aday Mustafa Sarıgül'e karşılık HDP'nin eş adayı Sırrı Süreyya Önder'e karşı geliştirilen eleştiriler.

Sırrı Süreyya Önder, hayatının hiçbir döneminde maruz kalmadığı kadar eleştiri oklarının hedefindedir bugünlerde. TOKİ'den ev alması, belediyeciliğin, yönetmenliğe ve duygu dolu konuşma yapmaya veya yazı yazmaya benzemediği, Abdullah Öcalan'la çıkan canciş fotoğrafları, Gezi Olayları sürecinde takındığı öncü fakat daha sonrasında "la noliy?" diyerek ortadan kaybolan tavrı ve aralarında en tırt eleştiri olarak da yoğun şekilde şiveli aksanıyla konuşması... Sırrı Süreyya'yı itin götüne sokmak için aklıma gelmeyen onlarca argüman daha sıralanabilir. Her politikacı lider gibi, Sırrı Bey de seçim öncesi itibarsızlaştırma kampanyalarına göğüs germekle uğraşmaktadır. Herbir eleştiri haklı veya haksız olabilir. En azından tartışmaya değerdir (benim yazdıklarımdan sonuncusu hariç). Bunlardan farklı olarak benim değinmek istediğim ise kaderin bir cilvesi olarak HDP-BDP çizgisinin bir kez daha "bölücü" olarak nitelendirilmesidir. Bu sefer iddianın kaynağını CHP'nin yıllar sonra ilk kez İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bu denli yaklaşmasına rağmen ortaya çıkan oy bölücü potansiyeli olan tehdittir.

Ölümü gösterip, sıtmaya razı olmayı salık verme konusunda kısırlık yaşamayan Türkiye siyasi tarihi, Ak Parti'nin saf dışı kalması uğruna gösterilmesi gereken özveriler konusunda insanlarımızı yine sorumlu kılmaktadır. Hem de ne sorumluluk. Solculuğun CHP çatısı altında yekpare bir güç olarak birleşmesini salık veren eleştirmenler, sol düşünce ile CHP'yi hangi nesnel koşullarda bir araya getirdiklerini sorunca teferruatlarla uğraşmadan Ak Parti tehlikesine karşı örgütlenmenin en iyi bu şekilde başarıya ulaşacağını dile getirmektedirler.

Yıllardır çoğunluğun, azınlık üzerindeki hegemonyası üzerinden demokrasi vurgusu yapan CHP, bu seçimlerde HDP seçmeninden Ak Parti tehlikesine karşı kendi çatısı altında birleşme umudu taşımaktadır. Demokrasi, toplumu oluşturan tüm fertlerin Devlet yönetimine mümkün olduğunca katılımını sağlayan bir yapı ise CHP'nin tavrı ne anlama gelmektedir? "Hele bir sorunu çözelim, bakın o zaman demokrasinin daniskasını getireceğiz bu ülkeye" mi denilmek isteniyor? Eğer motivasyon bu olacaksa, CHP geçmişinin bu iddianın altını doldurmak konusunda ne denli başarısız olduğunu hatırlatmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Ak Parti'nin ileri demokrasi projesine, "Sandık demokrasi değildir, demokrasi aslında azınlıkta kalanların hak ve özgürlüklerinin ne denli korunduğunu belirleyen çoğulcu demokrasi ile mümkündür" tezi CHP'liler tarafından öne atıldı. Ardından HDP'yi destekleyecek seçmenleri solun oylarını bölmeme adına kendilerinin mütemmim cüzü olarak gören CHP'lilere HDP'liler "Değil mütemmim cüzünüz olmak, adımızın yan yana anılmasına tahammülümüz yok." dediler. Eminim ki, su biraz daha kaynasa HDP'lilere birisi çıkıp "Demokrasi silahla özgürlük arayışı değildir. Siz demokrasiden ne anlarsınız?" diyecek.

Demokrasinin özüne, çekirdeğine inebilmek için daha kaç tane kontra soruyla muhatap olmamız gerekiyor? Daha ne kadar yol kat etmeliyiz?  "Demokrasinin aslında o kadar da iyi bir sistem olmadığını, kötünün iyisini olduğu"nu dillendirebilmek için bu denli anti demokratik uygulamaların kucağında olmamalıyız.

Türkiye'de sayısı az olsa da sosyalist bir seçmen tabanı, ezildiğinin farkında olan işçiler ve Güneydoğu-Doğu Anadolu Bölgeleri haricine yayılmış kürt ve nihayetinde parmakla sayılan gayrimüslim seçmenler mevcuttur. Bu insanların sorunlarını, beklentilerini, umutlarını çoğu zaman kitle partileri görmezden gelmiş hatta kendi tabanlarına şirin görünmek için azınlıkta kalan bu vatandaşların aleyhine kendi seçmenlerini muktedir kılmışladır. Ötekileştirilen, görmezden gelinen, sorunlarına çözüm bulunmak şöyle dursun nefret unsuru haline getirilen bu insanların karşısına Ak Parti karakoncolos gibi sunulmuş, karşılığında CHP'ye oy vermeleri istenmiştir. Bu tablonun 12 Eylül'de Darbe Anayasasını aklamak için vatandaşın önüne sandık koyarak "Ya evet der sürünerek yaşarsınız, ya da neye maruz kalacağınız konusunda ben garanti veremem" demekten farkı var mı? Ben bilemedim. Bir CHP'li için farkı olabilir elbette. Ama empati yaparak kendinizi bizatihi CHP'nin mağdur ettiği insanların yerine koyarsanız işin rengi değişmektedir.

İkinci ve daha sinir bozucu argüman ise solculuğun analitik yanının olması gerektiği; fakat Türkiye'deki solcuların bundan yoksun olduğu tezidir. Bu boşboğazlığı yapanlar, HDP'nin seçimleri kazanmayacağını, buna rağmen HDP seçmeninin hangi akla hizmet bu partiye oy verdiğini anlamamaktadır. Öğrencilik yıllarımda, almış olduğum hukuk derslerinden birinde o zamanlar ulusalcı takılan fakat daha sonrasında televizyonlarda hükümet şakşakçılığı yaparak yolunu bulmaya çalışan bir akademisyenin "Canım, 70'lerin sonundaki solcular da gerçekten zıvanadan çıkmıştı. Kendi ülkesinde kan gövdeyi götürürken onlar sokağa çıkıp, Güney Amerika'da öldürülen işçiler için eylem yapabiliyordu. Bu kadar da akıl mantık dışı davranılmaz ki" demişti. Söz alarak kendisine "4 tabanında sorulan bir matematik sorusunu 10 tabanında işlem yapmaya çalışarak çözmeye kalkıştığını, o zamanlarda eylemi yapan solcuların kendisi gibi kar-zarar, fayda-maliyet analizi yaparak eyleme kalkışmadıklarını enternasyonel bir kurtuluş özlemi içinde oldukları için ülkelerinde yaşananlar kadar dünya genelinde yaşanan gelişmelere duyarsız kalmadıklarını" belirtmiştim. Piyasa ekonomisi ve salt kar amacıyla hareket etmeye şartlandırılarak yoğurulmuş beyinlerimizle, vicdani sorumluluğuyla hareket edenleri yargılamak vicdansızlığın en büyüğüdür.

Bugün de, HDP'nin seçimi kazanamayacağı realitesinden CHP'nin seçimi kazanma umuduna yelken açmak isteyenler arasında 1 Mayıs'ta her yıl düzenli şekilde dayak yiyenleri stockholm sendromuna yakalanmakla suçlayanlar, Ali Ağaoğlu'nu üniversitesinden kovmak isteyen eylemciye "Ne de bet sesliymiş, ayrıca solcu kızlar neden hep kara kuru ve çirkin olabiliyor?" diyenler, "Hepimiz Hrant'ız" diyenlere "Bülent Ersoy öldürülürse hepiniz Bülent Ersoy olacak mısınız?" diyerek gevrek gevrek gülenler bulunmaktaydı. 

Sosyal bilimlerde analitik düşünce olarak saydığınız çoğu şeyin, bir gün karşınıza palavra olarak çıkma olasılığı hep vardır. İnsan öldürmeyi hobiler kısmında özgeçmişine eklemiş Devletin yönettiği memlekette, insanlar sesini çıkarmak yerine bağrına taş basmayı alışkanlık haline getirmişken, Gezi Parkı'nda kesilen ağaçların Cumhuriyet tarihindeki en büyük eylemlerden birine önayak olabileceğine kim inanırdı? Analitiği bunun neresine koyabilirsiniz? HDP'ye oy verenlerin inancı bir gün tıpkı Gezi'de olduğu gibi insanların uykularından uyanarak, kendilerine dayatılan ölüm-sıtma ikileminden sıyrılarak vicdanlarının sesini dinlemeleridir. Kim bilir rasyonelcilere göre bu da bir ütopyadır belki.

Kaldı ki, demokratik ortamlarda seçim sadece kazananı belirlemek için mi yapılır? Maç mı bu? Kaybeden sıfır mıdır? Yok mudur hiç? Belediye başkanı varsa belediye meclisi yok mudur? %10 barajı diye ağlayan CHP acaba tek başına iktidara gelse bu oranı aşağı çekerek BDP-HDP grubunun bağımsız adaylarla çalıyı dolaşmadan meclise girmelerine ön ayak olmak ister mi yoksa, "Bölünmeyelim" tezi mi atılır yeniden ortalığa?


CHP'lilerin DSP zamanında bu yana gelen "Birleşin. Oylar bölünmesin" paranoyası, çaresizliğin göstergesidir. DSP'nin küllerini içine alarak tarihin tozlu sayfalarına gömen CHP yeni kurbanlar aramaktadır. Aslında CHP'nin kodlarına en çok uyan, aynı kaygıları güdüp çok az konuda farklılaşan bir parti varsa bu da MHP'dir. Milliyetçilik ve militarizm  konusunda birbirinden geri kalmayan söz konusu iki oluşum din konusunda belirli tavizler vererek pek güzel bir izdivaça yelken açabilir. Mansur Yavaş'ı eleştiren CHP'liler var, anlamakta zorluk çekiyorum. Beyaz TV'nin ortaya attığı görüntülerde Mansur Yavaş, Deniz Gezmiş'e hakim katili dedi diye CHP'lilerin galeyana gelmesi beklenmiş. Deniz Gezmiş'in yolu ile CHP'nin yolu nerede kesişiyor?



12 Ocak 2014 Pazar

Beyin ve Etiket

Facebook'ta sürekli karşımıza çıkan ve beynimizin ne denli takdire şayan bir varlık olduğunu bize vurgulayan bazı anonim çalışmalar görüyoruz. Bir metinde kelimelerin ilk ve son harfleri olması gerektiği gibi, diğer harfler ise karışık (olması gerektiğinden farklı sırada) verilse de, ilk başta yaşanan anlık duraksamanın ardından, metni sular seller gibi okuyabildiğimiz için beynimizin sorun çözmedeki başarasına gönderme yapılmaktadır. Söz konusu garipliğin altında yatan, beynimizin hızla sorun çözme yetisi değil, tam aksine beynimizin tembel bir yapıda oluşudur. Aslında bizler normalde de yazıları, harf harf hece hece değil bir bütün halinde okuruz. Bunun için ortadaki harflerin karışmış olması beynimizi sekteye uğratmaya yetecek kadar büyük bir sorun değildir.

Bu basit örnekten yola çıkarak, günlük hayatta karşılaşılan sorunlarda da beynimizin kestirme yollar aradığını, sorunun ardında yatan doğru çözümü ve gerçek yanıtı bulmaktansa, çoğu zaman çok daha az maliyetli olan önyargılarla bezeli bir sonuca yelken açtığı görülmektedir. Beynin, işe yaramaz ve aciz olduğumu söylediğimi düşünmeyin. Elbette insan beyni yeryüzündeki en karmaşık ve üstün varlıktır. Fakat irade bu hazineyi çoğu zaman kestirme yollara sokarak, doğruluk ve gerçeklik kriterini genellikle göz ardı ederek sonuca ulaştırmaya çalışmaktadır. Bunun için kullanılan yönteme etiketleme veya olumsuz versiyonu için ise yaftalama tanımını uygun görebiliriz.

Sadece sesini duyabildiğimiz bir insan bize evrenin sırrını veriyor olsa dahi, içimizde beliren bir huzursuzluk evrenin sırrını dinleme konusundaki konsantrasyonumuzu kaybetmemize neden olacaktır. Tek başına ses, karşımızdaki insanı daha önceden kafamızda belirlenmiş ve sınırı keskin bir şekilde çizilmiş profil şablonlarına indirgememize ve bu yolla söylenenleri söz konusu şablonun önkabullerine göre değerlendirmemize mani olmaktadır. Kontrol bizde olmadığı için huzursuzluk kendini gösterecektir. Etiketlemek için görsellik olmazsa olmazlarımızdandır. Muhatap olduğumuz kişinin fiziksel yapısı, kıyafeti, mimikleri, teninin rengi daha insan konuşmaya başlamadan kafamızda öyle bir değerlendirme mekanizmasından geçer ki, bazı insanların kafada oluşan bu önizlenimi değersiz kılabilmesi için belagat sanatını ve bilgi birikimini ustaca kullanması gerekir.

Bu profiller, etiketler elbette kullanışsız değildirler. Çünkü yıllarca edinilmiş tecrübeyi, gözlemleri ve içinde yaşanılan toplumun değer yargılarını taşırlar. Çoğu zaman bizi yarı yolda bırakmayıp, başarılı sonuçlara da götürebilirler. Sorun, etiketleme işlemenin yardımcı bir kaynak olma özelliğini aşıp, nihai karar mekanizmasının temelini hatta kelimenin tam anlamıyla kendisini oluşturmasıdır. Bahsettiğim tehlikeli son aşama; beyni, zigon olarak kullanılan bir bilgisayar kasasına benzetmektir.

Kestirme yollara sapmada eşsiz bir hüner gösteren beynimiz araştırma yapmayı, karar vermeden önce beklemeyi, gözlem yapmayı ve en zor olan "okuma"yı maliyetli bulmaktadır. Peki neden? Çünkü zaman kıymetlidir. Çağımızın sloganı olan bu "kıymetli zaman" paradoksu her insanın hak verebileceği cinsten bir argümandır. Kimse kendini değersiz, boş beleş görmediği için kısıtlı zamanına değer biçerken kendini bilim insanı gibi görür. Yeni tanıştığı biriyle samimi olması için müstakbel dostunun, muhafazakar ve dini bir altyapıya sahip olması gerektiğini (ya da yenilikçi ve laik) düşünen kişi karşısındakiyle siyasetten, dinden konuşmak yerine memleketini sorarak kararını verir. Diğer örnekte ise bir aylık maaşını oluşturan bilgisayarı almak için insanlar uzun detaylı araştırmalar yerine reklamlara göre karar verebilmektedir. Arta kalan zamanda tanrı parçacağının bulunması için CERN'deki görevine geri dönecek bilim insanımızın elbette müstakbel muhafazakar arkadaşına veya kaliteli donanıma ve uzun ömürlü kullanılabilirliğe sahip bilgisayarına harcayacak vakti sınırlıdır.

Reklamcılık insanların bu zaafı nedeniyle ortaya çıkmıştır. Aynı özelliği haiz ürünleri tüketiciye farklı göstererek hem satışları, hem ürün fiyatını hem de ciroyu artıran bu sektörde insan beyninin tembelliğinden kaynaklı açıklarını çözmek için yapılan AR-GE çalışmasının ve modellemelerin haddi hesabı bulunmamaktadır. Ortada bir zaaf ve bunun ekonomik sonuçları varsa bundan faydalanmak ve sömürmek isteyeceklerin olması da kaçınılmazdır. Bu sebeple reklamcıları da anlayışla karşılamamız gerekir. Reklamlara ödün vermeyerek bilinçli tüketici olabilseydik, firmalar da, reklam giderlerini ürün kalitesini artırmaya yönelik olarak kullanabilirlerdi. Bırakın firmaları söz konusu zaafı avantaja çevirmek için bizler dahi en basit futbol sohbetlerinde cümleye "Bir Galatasaraylı olarak..." diye girerek dinleyici kitlesinin zihinlerine kendi hazır etiketlerimizle girmek istemez miyiz? "Bak Galatasaray'ı eleştirip, yerden yere vururken bunu en objektif halimle, bir Galatasaraylı olarak yapıyorum. Daha ne kadar inandırıcı olabilirim ki?" oltası atmıyor muyuz? Hem de bu oltaya gelmeyecekler gözünde itici, hesapçı olarak görülmeyi göze alarak...

Beni daha fazla rahatsız eden ise, insanların ceplerindekini aşıran kurnaz reklamcılar, şirketler ya da elbette "etiketimle geldim. sen yorulma ey yorgun beyin" diyerek egosunu tatmin eden spor/siyaset yorumcuları değil. Şu an bence en tehlikeli süreç bilginin de hap olarak pazarlanmaya başlamasıdır. Az lafla hatta harfle dünyanın meselesini anlatma, ya da dünya meselelerini bu şekilde üretilmiş aforizmalardan öğrenmeye çalışan gençler en büyük tehlikedir. 140 karakteri savunurken "İnsanlar artık hızlı yaşıyor, hızlı tüketiyor ve bu verimliliği artırıyor. Çünkü zaman değerli" söylemleri "140 karakter"leri okumak için mauz kalınan tonlarca mesnetsiz bilgiyi, değersiz lakırdıyı, safsatayı göz ardı etmektedir. Teyit edilmemiş tonlarca bilgiyi saatlerce okuyarak fırsat maliyeti olarak gördüğü kitaplardan alınacak bilginin zerresini edinemeyen gençlerdir geleceğe endişeyle bakmamızın sebebi. Bir de bunun yanında twitter'dan bile bihaber okumayan gençlik var tabii. Onlar her zaman vardı. Sorun açgözlü sistemin gözlerini okuyanlara da dikmesidir.

Sonuç olarak, yapılması gereken kitaplara, araştırmaya ve doğruyu bulmak için düşünmeye daha çok sarılmaktır. Varsın, zamana yenik düşelim. Araştırmak, okumak ve düşünmek bir yaşam biçimidir. Hiçbir geçici başarı ve getiri bu yaşam biçiminin bize ve insanlığa katacağı yarardan daha önemli olamaz. Etiketlerimiz ise çoğu zaman el feneri ışığıyla araba kullanmaya benzer. Farlarımızı açmayı hatta arada uzunları yakmayı unutmayın.Yazıyı Barış Bıçakçı'nın güzel kitabı Sinek Isırıklarının Müellifi'nden bir aforizmayla bitirerek ironiye yelken açalım:

 "Evrendeki en bol iki elementin hidrojen ve helyumun aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır.. Dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar."

4 Ocak 2014 Cumartesi

Devlet sırrı nedir?

Devlet sırrı, biz sıradan vatandaşlarca birey veya topluluk olarak işlediğinde suç olarak tanımlanmış ve cezai müeyyidelerle yasaklanmış olan faaliyetlerin, Devlet tarafından icra edildiğinde suç sayılmaması paradoksunu ve ikiyüzlülüğünü; yine bizim zavallı değer yargımızla, ufacık beyinlerimizle çözemeyip bir anlık şaşkınlık yaşamamız için üretilmiş bir çözümdür.

Her koşul ve konjonktürde biz zavallı vatandaşlarını düşünüp, bizim hayrımız için hizmet etmeye devam eden Devlet büyüklerimizi burdan saygı ve muhabbetle selamlayıp, cehaletin getirdiği mutluluğu bize bahşettikleri için onlara minnet duyuyorum.

1 Ocak 2014 Çarşamba

Ali İsmail Korkmaz Fenerbahçe Yıkılmaz!!!

Yıllar sonra tribünde olma isteği uyandırmıştır. Hem de sadece deplasman tribününde boy gösterilen statta. Helal olsun size. Ağlayarak tezahürat dinlemek gibi absürt bir olgunun var olmasında katkınız oldu. Her birinizin havaya kalkan yumruğuna ses tellerine kuvvet!



Tribün siyasettir!!!

"Fado, fiesta, futbol" Salazar Portekiz'inin güzel bir toplum mühendisliği örneğidir. İnsanları uyutmak için tasarlanan vazgeçilmez üçlü. Müzik, eğlence ve futbol. Ülkemizde tribünlere siyaset girmeli mi girmemeli mi diye tartışıladursun, bırakın tribünü, futbolun dahi siyasi temeller üzerine inşa edildiğini görmemizi istemiyorlar.


12 Eylül'de "format at düzelir" düsturunu Türkiye üzerine uygulayan Kenan Paşa, "siyaset sizin neyinize" diyerek ilk önce halkı bundan mahrum etti. Kemalizmi, islamı ve milliyetçiliği, piyasa ekonomisi çatısı altında ayrılmaz ve tartışılmaz bir bütün halinde Türkiye'ye iteleyerek "Bu paketten herkes kendine göre bir karışım yapıp sesini çıkarmasın; ideoloji, hak, özgürlük, eşitlik diyenin dilini koparırım" demiştir.

Sudan çıkmış balığa dönen Türk gençliği kabuğuna çekilme sürecinde; vergisini ödeyip, askere giden örnek Türk vatandaşı olma misyonunu başarıyla yerine getirmişse de içinde bir boşluk oluşmuştur. Bu da kendini ait hissedebileceği bir topluluk, üyesi olmakla övünebileceği bir toplumsal oluşum yokluğudur. Öyle ya düşünmek, fikir üretmek, eleştirmek ve muhalif olmak ülkede yasaklanmıştı. Her daim birlik ve beraberliğe bu denli ihtiyacımız olan günleri ve anları yaşarken insanlardan düşünmelerini ve eleştirmelerini beklemek son derece tehlikeli bulunmuştu. Sorunların ve hak ihlallerinin üzeri T.C.nin yasal mermileriyle örtülürken kanı kaynayan gençliğin kanalize edilmesi gereken bir amaç, ülkü gerekiyordu.

Ülkü demişken hemen kısaca ülkü ocaklarına değinelim. T.C.nin darbe ile takındığı nötr tavır pek tabii sol için o kadar da nötr olmamıştı. Ülkü ocaklarına yol verilen dönemlerde komunizm çatısı altına girmeye yeltenen diğer marjinal uçta insanlar "terörist" olarak damgalanmıştı. Liselerde, üniversitelerde otağ kurmak, kantinde Türk bayraklı masa edinerek, hocaları bile masaya oturtmamak, Osmanlı Tarihi ile kafayı bulup, ocağa gitmeyip bir de üstüne üstlük kız arkadaşı edinme gafletine düşmüş gençleri Haçlı gibi görerek geçmişi yad etme seferleri düzenleme 90'ların önemli bir toplumsal aktivitesiydi.

Ülkü ocaklarına yol verilmiş olsa da, göz ucuyla Devlet Baba tarafından takip edildi. Misyonunu doldurduğuna inanıldığı anda da önü alındı. Eskisi gibi popüler değil artık ocaklar.

Devletin yatırım yaptığı asıl proje ise tribünler olmuştur. Tribünlerin içerisinde yeşeren ve palazlanan çetelere, uyuşturucuya, cinayetlere, hırsızlıklara ses çıkarılmamıştır. Ayyuka çıkan olaylarda ise (bkz:Galatarasaray-Leeds United Maçı) Devlet suçluların kulağını çekip normal şartlar altında müebbet hapis cezası ile cezalandırılması gereken insanları uzun süre hapse sokmamış sonrasında ise cüzi cezalarla adalet arayışının ağzına bir parmak bal çalınmıştır.


Devlet, kulüp, tribün gruplarının birlikteliği Susurluk kazasının bir benzeridir. Yaşananlara bakılınca birliktelikleri milletvekili, polis, mafya tablosu kadar vahimdir. Zira el ele sömürülen, yönlendirilen, pasifize edilen Türk gençliğidir. Hiçbir aklı başında ailenin çocuğunu görmek istemeyeceği söz konusu illegal yapılanmaya Devlet göz yummuş, kulüpler bu yapıları finanse etmiş, nezarete düşen tribün militanları ise karakollardan kulüp yetkilileri tarafından çıkartılmıştır. Bu ayrıcalıklı haramileşme süreci elbette Türk gencini mest etmiştir. Deplasman otobüslerinde yaşanan uyuşturucu partileri, verilen molalalarda talan edilen benzinlikler kanı kaynayan gençliğin şiddet ve sözüm ona anarşizm, özgürlük gereksinimlerini ziadesiyle karşılamıştır. Tribünlerde yedi düvele koro halinde küfür etmek, bunu en yaratıcı bestelerle dile getirmek kısacası "makara"nın dibine vurmak; Türkiye gündemini, bulunulan şartları, yoksulluğu düşünerek bir çözüm arayışına girmekten çok daha kolay gelmiştir gençliğimize ve devlet büyüklerimizce de aynı oranda maliyetsiz bulunmuştur . Zaman zaman tribünlerde yaşanan gerilimlerde polisin önünde kolkola girerek arkadaşını polise vermeyiş destanı ise hem solcunun hem sağcının politika gereksinimini karşılayacak cinste bir yiğitlik hikayesidir. Yaratılan bu aidiyet, birliktelik ve yüreklerde yanan futbol ateşinin oluşturduğu karışım en esaslı morfinden daha uyutucu etkiye sahiptir.



İşte tribünlerin yaratılış hikayesi budur. Her olaylı maçtan sonra saatlerce tartışılan "tribün terörü" realitesi ve bunun önüne geçilmemesini Erman Toroğlu gayet güzel analiz etmiştir: "Verin bana yetkiyi bakın nasıl bitiriyorum tribün terörünü." Üstadımız hıyardan anladığı gibi ceberrut devletin istediğinde her türlü ötekiyi nasıl da helak edecek düzeyde donanımlı ve militarize olduğunun farkındadır. Eksik olan şeyin irade olduğunu Erman Bey göremediği ofsaytlardan daha net görmektedir. Devletin yaptığı açıkça 9 kusurlu hareketin babasıdır.

Şimdilerde ise rabia işareti siyasi midir, Mandela terörist mi yoksa özgürlük savaşçısı mıdır, Atatürk siyaset üstü müdür tartışmaları yapılmaktadır. Hepsinin cevabı "Spora siyaseti karıştırmak yasaktır!" saçmalığının uzanabileceği alanı kestirmek için sorulmaktadır. Ülkemizde spordan kasıt futbol, futboldan kasıt ise yukarıda bahsettiğim üzere politikadan arındırma ve kısaca toplumu manipüle ederek tribün tiyatrosunda kontrollü suç işleme havucu ile kandırma masalı iken hükümetin acısını anlamak zor değildir. Zira yıllardır uyutulan halkın uyanışını yaşadığı yerler stadyumlar olunca, yapılan yatırımların tam da kendini amorti etmesine seneler kala patlamasına gösterilen hassasiyet gayet doğaldır. Peki birisi kalkıp şunu demeyecek mi? Politika sadece parti bünyesinde mi yapılır? Bireyler sadece sandığa oy atarken mi siyasi kimliğini yansıtır? Spora siyaset karışmayacaksa, iki yapı bu kadar ilgisizse neden siyasi mitinglerde atkılarla siyasete spor karıştırılmaktadır? 40.000 kişinin bir araya geldiği stadyumlarda kişilere, kurumlara yöneltilen öfke ve ırkçılığa varan söylemler yönetenlerimizin dikkatini çekmezken "Her yer taksim her yer direniş" demek neden bu kadar büyük bir suç oluyor? Maç öncesi söylenen İstiklal Marşı'ndan tutun, Stad açılışlarını hükümet hizmeti ve mitingine dönüştürme gayretlerine; yürütülen şike operasyonundan, milyarder olan kulüp yöneticilerine kadar her tutum ve hareketin Türk siyasi bataklığından izler taşıdığı bu sürecin en masum aktörleri olan taraftarlara "Tribünde ve stadyum çevresinde bizim imtiyaz tanıdığımız ölçüde suç işleyebilirsin ama siyasi slogan atamazsın" demek nedir? Neye hizmet etmektedir?



Unutmayın. Siyasetten uzak durmak dahi siyasi bir tavırdır. Bırakın tribünü hayat siyasettir. İstediğiniz kadar yasaklayın.

28 Aralık 2013 Cumartesi

Gemi batarken denize atılacaklar

Gemi su almaya başladığı anda yükte ağır pahada hafif ne varsa denize atılır. Ak Parti su almaya başlamadan önce bu girişime başladı. Sebebi, gideceği yolun tarifini yapabilecek, geminin ekseri yolcu tipinden farklı olan bir takım seçilmiş insanların, adres konusunda soru işaretleri kalmayınca, kendilerine de gerek kalmamasıydı. Ak Parti'nin liberallerle yol ayrımı böyle başladı.

Özgürlükçü ve reformcu gibi görünmek için liberal görüşü savunan aydınların desteğini almak gibisi olamazdı. Yıllardır statüko ve askeri vesayete saplanmış ülkede generalleri kafalarına bastırarak polis araçlarına sokmak, 12 Eylül'ü (güya) yargılar gibi yapmak ve neye hizmet ettiği belli olmayan TRT Şeş'i kurmak liberalleri heyecanlandırmaya yetti. Ne yalan söyleyeyim, zaman zaman benim de şaşırdığım gelişmeler yaşandı bu süreçte. Geçmişte konuşulması dahi vatan hainliği olarak algılanabilecek özünde insan haklarını ilgilendiren bazı konularda Ak Parti kendisinden beklenmeyecek atılımlar yapıyordu. Belli bir aşamaya kadar ağır aksak süren bu hafif reformcu yaklaşım 12 yıla yaklaşan hükümranlık sonucunda özüne, tabanına ve çekirdeğine geri dönerek aslını göstermiştir. Öze dönüş esnasında başta belirtmiş olduğum gemiden tasfiye süreci ilk kurbanlarını verdi. Bu süreçte Altan kardeşler ve Hasan Cemal Ak Parti'nin kişisel özgürlükleri hedef alan açıklamalarına ve uygulamalarına, tutarsız açılım hamlelerine daha fazla dayanamayarak gemiden atladılar ya da itildiler. Alkol aldığı bir gece gemiden kayarak düşen Ergun Babahan'ı "dön baba başa dönelim" sürecinde bugün yılmaz bir Ak Parti eleştirmeni olarak görüyoruz; fakat onu liberaller arasına sokmaya benim gönlüm el vermedi. Bu arada her devrin adamı özelliğini taşıyan Mehmet Barlas devir teslimin henüz gerçekleşmediğine inanmasından ya da yakında binebilecek bir gemi göremediğinden konumunu henüz değiştirmedi.


Gezi olayları ile birlikte Hükümet daha önceden görmediği ve Cumhuriyet mitingleri gibi suni bir pompalamayla meydana çıkmamış, spontane bir halk tepkisiyle yüz yüze kaldı. Gemideki sızıntıların oluk oluk akan deliklere benzemeye başladığı an bu andır.

Recep Tayyip Erdoğan 2002-20XX kıyaslamalarında ekonomik başarının kilit noktası olan Banka sisteminin regülasyonu ve disipline edilmesini sürekli konuşmalarının merkezine almaktaydı. 2007 ekonomik krizinde sapasağlam ayakta duran ve krizin ülkemize teğet geçmesine katkı sağlayan Bankalarımız gezi süreciyle birlikte Başbakanımızın imdadına yetişti. Faiz lobisi adı altında gemiden yol verdiği eski dostu ve referansı, O'na veya jöle etkisine maruz yeni danışmanına göre tüm olayların sebebiydi. Bu aşamada dış mihraklar tabii ki unutulmamış, saygı ve derin şükran duygularıyla anılmıştı.

Gezi olayları arkasında ölüler, gözleri çıkarılan insanlar  bırakmıştır. Daha da önemlisi Hükümetin hiç de göründüğü gibi özgürlükçü, reformist olmadığını tüm objektif taraflara göstermiştir. Bunun farkında olan Başbakan'ın siyaset dili ve hesaplaşmaları hiç sakınmadan alabildiğine agresif bir tutum almıştı. Kızlı-erkekli açıklamaları, maliyecilerin mali polis olarak kullanılması ülkeyi tam bir polis devletine çevirmiştir.

Tüm bunlar aslında Türkiye tarihinin aşina olduğu, kendi içimizde bizi şaşırtmayacak ve günlük gündem çöplüğünde meze olabilecek cinsten hak ihlalleridir. Asıl önemli olan ve tansiyonun bu denli artmasına sebep olan ise gemi içerisindeki huzursuzluğun ve çekişmenin ayyuka çıkmasıdır. Başbakan'ın engellenemez "tek adam" hayali ve bu yolda gösterdiği engel tanımaz diktatöryel uygulamaları dersane olayıyla iç savaşa dönüştü. Gemiden atılmak istenen bu sefer o kadar kolay lokma değildi. Fakat bu kanlı savaşta elbette bazı yollar ayrılacaktı. Nazlı Ilıcak bir taraftan Hüseyin Gülerce diğer taraftan denize itilirken karşı taraf ellerinden tutuverdi. Başbakan tüm kabineyi değiştirdi. İleri geri konuşan eski Bakanlarına ayar verdi. Taklacı güvercin İdris Naim Şahin taklalar eşliğinde gemiden atladı. İsmini duyan Başbakan "şu güzel ortamı bozdun" dercesine Titanic'teki kemancılar gibi görevini yapmaya çalışan çığırtkanına baktı.



Hızlı tren kazası, Devletin göz göre göre ölümüne göz yumduğu Hrant Dink, Deniz Feneri, Roboski, Reyhanlı, mühimmat patlaması, Gezi Olayları ve daha niceleri Devlet kademelerinde istifa yerine terfilerle ödüllendirilirken geldiğimiz aşamada Bakanların istifaları, Kabinenin değişmesi, Bakan çocuklarının tutuklu olması gösteriyor ki, bu gemi batıyor. Batan geminin delikleri kapanarak suya gömülmekten kurtulur mu bilinmez ama süreci yavaşlatmak istenirken son zamanlarda gemiden aşağı atılanlara bakınca can telaşı rahatlıkla görülüyor. En son gemiden atılan şey ise Ak Parti'nin ekonomiden bile daha çok gurur duyduğu askeri vesayetin son bulmasına önayak olan Ergenekon Soruşturması'dır. Bağırsaklarının temizlendiği söylenen ülkenin temizlik aşamasında kullandığı yöntem bağırsakların içindekinden bile daha pismiş. Sahte delillerin kullanıldığı itiraf edilirken Bakan çocuklarının odalarından çıkan para sayma makinaları aklanmaya çalışıyor. Türkiye tarihi makarası tüm kazanımlarını ezerek, geriye doğru 2002'ye doğru sarmaya devam ediyor.

Bu süreç uzun sürmeyecektir diye tahmin ediyorum. Kazananını tahmin edemiyorum; fakat böylesine kanlı bir sürece can dayanmaz. Lider belli ikinci kim söylemi şu anki konjonktüre uymuyor. Türkiye'nin müzmin kaybedeni olan halk sürecin kesin kaybedenidir. Recep Tayyip Erdoğan mı Fettullah Gülen mi kazanır bilemem ama kaybedeni değiştirmeyecek bu sonuç. Bu arada film bu kadar erken bitmeyecek olsaydı, gemiden atılan barış sürecini, Avrupa Birliği'ne giriş sürecini, Suriye mültecilerini de görecektik. Görmüş kadar olduk ama...

Ölümden ve Bedduadan beslenen siyaset


Yukarıdaki resimde görülenler şu an çok net olarak anlaşılsa da, 10 sene sonra bunlardan anlam çıkaramayan olabilir. İlkinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kefen giyerek kendisini ölümüne desteklediğini açıklayan yandaşlarına alçak gönüllülükle gülümseyerek mübarek elini uzatıyor. Bir diğerinde ise taraftarlarınca dini önder olarak betimlenen ama fiiliyatta devleti yöneten erkin belirli bir kısmında pay sahibi olduğu net bir şekilde görünen şahsın, mübarek ellerini havaya kaldırıp indirerek savurduğu beddualara kadraja girmeyen ahalinin verdiği "amin" sesleri eşlik ediyor.

Düne kadar can ciğer kuzu sarması olan yukarıdaki fotoğrafların baş kahramanları, bugün dillerine kefeni, ölümü, şerri ve laneti dolayarak haklılıklarını ispat etmeye çalışıyorlar. Geçmişte ortak olanların bugün birbirlerine yaptıklarını görünce, geçmişte kendilerinden olmayanlara yaptıklarını daha iyi anlıyor, gelecekte bu kavga bitince canlı kalanın aynı zavallı güruha neler yapabileceğini ise hayal edemiyorum. Aklıma Orta Doğu bataklığında roket atanın da, yerde can çekişerek ölüme gidenin de ağzından dökülen sözcükler geliyor:

ALLAHU AKBAR!!!

Zugzwang

Zugzwang kelimesi kabaca ''Zorunlu hamle'' demektir. Almancada ''Zug'' hamle , ''Zwang'' ise mecburi (zorunlu) anlamına gelmektedir. Daha açık bir ifadeyle, hamle sırası olan kişi hiç hamle yapamadan pas geçebilse, yapacağı herhangi bir hamleye göre daha avantajlı olacaktır. Zira mümkün olan tüm hamleler mevcut konuma göre daha olumsuz bir sonuç doğuracaktır.

Tüm hızıyla süren Ak Parti - Hizmet Hareketi savaşında Ak Parti'nin şu anki konumu da buna güzel bir örnektir. Başbakan'ımızın, Türkiye'nin de ötesinde İslam Ümmetine liderlik serüveni elbette beraberinde bol miktarda kibir getirdi. Dersanelerin kapatılması hamlesinde azıcık da olsa vites düşürmeyen Başbakan, bugün ne hamle yaparsa yapsın yapacağı hamlenin dolaylı sonuçlarının kendisine dokunacağının acı bir şekilde farkına varmış durumda.

Hükümetin başı olmanın verdiği sorumluluğu unutarak, "Söylersem yer yerinden oynar" tarzı ucuz köşe yazarı hastalığına yakalanan Erdoğan, açıklayacağı her gerçeğin yaradılışında başat faktör olduğunu gizleyemeyeceğini farketmiş olsa gerek. Gelinen noktada, yolsuzluk soruşturmasının gölgesinde ortalığa saçılan belgeler, fotoğraflar ve ses kayıtları mevcut. Hizmet Hareketi apaçık 1-0 önde. Başbakan'ın açıklayacağı şeyler olabilir. Açıklarsa yer yerinden oynayabilir. Kuşkum yok bundan. Bu açıklamaların gelmeyişinin nedeni gezi olaylarındaki "camide kızlı erkekli...." iddiaları gibi mesnetsizlik değildir. Paralel devletleşme sürecini bu iki faktörün el ele gerçekleştirmiş olmasıdır. Bugün ortada dolanan Reza Sarraf ile kabine üyelerinin sarmaş dolaş, kolkola fotoğraflarının binlerce kat fazlası geçmişte Hizmet Hareketi ile AK Parti arasında yaşandı. "Bu adamlar yargıyı, emniyeti, askeriyeyi ve nihayetinde devleti ele geçirdi işte bu da belgeleri" diyecek olan Başbakan'ı zugzwang durumuna sokacak olan da o belgelerin hepsinin altında Bakanlarının, idare amirlerinin ve bizzat kendisinin imzalarının bulunmasıdır. "Bu kirli düzeni Hizmet Hareketi ile el ele biz yaptık" skoru 1-0'dan 1-2'ye çevirmeye ziyadesiyle yetecektir; fakat bu açıklama maçı tatil ettirir. Başdanışman Yalçın Akdoğan'ın kazan-kazan stratejisinden kaybet-kaybet'e dönmeyelim yakarışı da bu işbirliğinin ve bozulan ortaklığın belgesi değil midir? Ya da öküz ölünce bozulan ortaklığın mağdurlarından Nazlı Ilıcak'ın "Hizmet Hareketi'nin yapılan operasyonla hiçbir ilgisi olmadığını, aksini iddia edenin bunu ispatlaması gerektiği"ni canhıraş savunmasının sebebi ne olabilir ki? Analitik bakış açısı ve objektiflik olmasa gerek.





22 Aralık 2013 Pazar

akApe, cehApe, pekAkA

Ak Parti mi, AKAPe mi? CeHePe mi, CeHApe mi? PeKEKE mi, PeKAKA mı? Tüm ikililerde doğrusu birincisi. Neden mi? Çünkü oluşumun kendisi öyle adlandırılmak istiyor da ondan. Ötesi olabilir mi? Tartışma adabı bunu gerektirir. İsimler, kısaltmalar üzerinden ali cengiz oyunu yapmak, küçümseyici tavır içine girmek gereksizdir. Hatta pekAkA örneğinde öyle olmasa da oluşumun destekçileri tarafından öyleymiş gibi algılanılması bile yeterli. Önemli olan fikirler, ideolojilerdir. Eleştirilecekse bunlar üzerinden gidilmelidir. Uslubu kahvehane düzeyine indirmek sadece kutuplaşmayı körükler. Çirkin dilin savunucusuna da bir katkısı yoktur.

21 Aralık 2013 Cumartesi

Büyük Yolsuzluk Operasyonu



İran, Azerbaycan, ayakkabı kutusu, altın, para sayma makinası, kasa derken dış mihraklara sonunda ulaştık. Ucu hükümete dokunan bir sorunun arkasında dış mihrakları görmeyeceğimize inanmak Türkiye'yi tanımamaktır elbette. Ortaya konulan bir sorunun direkt sonucuna bakmak yerine dolaylı yollara sapma; sebebine, arkasındaki güçlere, zamanlamasına dikkat çekmek büyük resmi işaret etmekten çok, dikkat dağıtmaya yönelik bir çaba olarak ortaya çıkabilmektedir. Tıpkı içinde bulunduğumuz skandal senaryosu gibi. Devletin ceplerinden, kasalarından, ayakkabı kutularından kirli para iddiaları ortaya saçılmış iken "ama efendim bu iddiayı ortaya atan muteber değildir" demek öncelikle bu iddialardan aklanıp muteberliğine sürülmeye çalışılan lekeyi temizledikten sonra ortaya sürülmesi gereken ve şu şartlar altında tefferruattan öteye geçmeyecek bir amaç olmalıdır.

Jeopolitikten, hastalığa varan komplo teorilerinden uzak durup, bu taraklarda bezi olmayan sade vatandaşlar ne yapmalıdır bu süreçte? Vicdanıyla hareket etmeye çalışıp, yol gösterici olarak kendilerine analitik düşünceyi şiar eyleyen vatandaşlar nasıl bir pozisyon almalıdır bugünlerde? Çevremde olup bitene bakınca çekirdek çitleyerek izledikleri komedyanın bitmemesi için dua edenlerden tutun, daha düne kadar her türlü şerrin arkasında Hizmet Hareketini görenlerin bugün şakirtlere taş çıkarttığına tanık oluyorum. Dün "Bavulcu" diye nitelendirilenler şahıslar bugün aynı nitelemeyi yapanlar tarafından basın özgürlüğünün namusu olarak algılanıyor. Yasaların konjonktüre ve zamana göre değişiklik gösterdiği muhakkak; fakat hukuk, vicdan, hakikat o kadar kalıcıdır ki kendisini unutanlara zaman zaman acı bir tokatla kendini hatırlatır.


Şahsi kanaatimce takınılması gereken doğru tavrı aşağıda maddelemeye çalışacağım. Zaman zaman kendimi de sürecin heyecanına kaptırıp; kalp çarpıntısı, heyecan ve hırs içerisinde ellerimi ovuştururken bulsam da rehberim şudur:

      1. Sürecin taraflarından biri Hükümet'tir. Her ne kadar türlü sakatlıklarla kendi meşruiyetini bile sorgulatan bir yapı içerisinde olsa da, netice itibarıyla anayasa ile çerçevesi belirlenmiş bir yapı içerisinde işleyen erkten bahsediyoruz. Karşı tarafta ise varlığı ve amaçları hakkında fikir sahibi olunmasına rağmen yasalar nezdinde var olmayan bir yapı olan "Hizmet Hareketi" bulunmakta. Bu iki yapı geçmişte simbiyotik bir oluşum olarak nitelendirilse de, Hizmet Hareketinin varlığının sebeplerinden biri Hükümet olsa da, Hizmet Hareketinin şeffaf ve hesap verebilir olmayaşının müsebbibi yine aynı Hükümet olsa da, ortada değişmeyen bir sonuç var. Bu kavgada bir orantısızlık bulunmakta. Yıllarca Fetullah Gülen'in arkasında bulunduğu yapının şeffaflaşması, gelir gider kaynaklarının açıklanması, hukuki bir zeminde denetlenebilir kılınması için gerekli adımların atılması gerektiğini söylemekten dilimizde tüy bitti. Terör örgütü olarak suçlandığı davadan aklanması Hizmet Hareketini resmen meşru kıldı. "Terörist değiliz işte daha ne istiyorsunuz?" yaklaşımı gelişti. Eğitimde, sağlıkta, medyada, emniyette, yargıda, askeriyede, sanayide adımımızı attığımız her yerde gizli fakat bilinen ve saygı gören bu yapı ülkenin gelmiş geçmiş en ayrıcalıklı sınıfını oluşturmaya başladı. Ayrıcalıklıydı çünkü kağıt üzerinde yoktu. Düşününsenize, iş yapıyorsunuz ama ticaret siciline kayıtlı değilsiniz, ya da devlet yönetmeye talipsiniz ama seçimlere girmiyorsunuz. Bu ayrıcalık eskiden askeri bürokrasinin de elindeydi. Askerin elinden bu ayrıcalığın bir kısmı, askerden bile daha az sorumluluğa sahip bir cemaatin ellerine bırakıldı. Elbette Hükümete "Oh iyi oldu. Kendin yarattın. Şimdi sonuçlarına katlan." demek kolay bir çözüm olabilir. Peki ya sonrası? Düşmanımın düşmanı dostumdur diyerek hangi sona hazırlıyoruz kendimizi? Mahallenizde mafya olduğunu ve bu mafyaya polisin göz yumduğunu düşünün. İlerleyen zamanda mafya ile polis kendi arasında çıkar çatışmasına girerse mafyayı mı destekleyeceksiniz? Bugün yaşanan sürecin kazananı her kim olursa olsun kaybeden bu kanlı savaşı izleyen sıradan halk olacaktır. Bu sebeple çekirdek çitleyerek "oh iyi oldu derken" her ne oluyorsa o olan şeyin dönüp dolaşıp karşımıza çıkıp, bize bedel ödeteceğini unutmayıp buna göre tavır takınmak gerekmektedir.
      2. Adil yargılanma herkese lazımdır. Bugün kimi yayın organlarında Bakan çocuklarının yüzlerini buzlayanların, Ergenekon davasında başları bastırılarak arabaya sokulan insanları kıs kıs gülerek ekrana getiren kişilerle aynı olduğunu söylemek malesef yetmemektedir. Mütekabiliyet Devletler nezdinde çok sevilen, sayılan bir kurumdur. Siz bize böyle yaptınız, biz de size iki mislini yapacağız diyerek -6 yaş çocuksu bencilliklerin dışavurumunu güzelce özetleyen bir kelime. Devletler bu kurumu sevip, pamuklara sarmalayadursunlar. Vicdanlarından damlayan insan haklarını "ama onlar da vicdansız..." diye savunmasına sizler aldırmayın. İnsanlığın gerektirdiği sağduyu, mütekabiliyetten çok daha kadimdir. Bugün gizli sürmesi gereken bir soruşturma çarşaf çarşaf gazetelere sızıyorsa, ortaya saçılan pislikleri görüp heyecanlanırken biraz olsa da işleyen haysiyetsiz yargı mekanizmasına dikkat çekin. Yaptığı iki açıklamadan biri uçkur ekseni etrafında seyreden Başbakan'a prim vererek süreci seks kasetleriyle şekillendirmek isteyenlere prim vermeyin. İzlemeyin böyle şeyleri. Yaymayın. Yeterince bataklığa dönmüş siyasi iklimi bir derece daha irtibarsızlaştırma gayretine ortak olmayın. Bunu yaparak bizzat Başbakan'ın aşılamaya çalıştığı ahlak anlayışından medet umar hale geldiğinizi unutmayın.
      3. Devlet sırrı nedir? Kamunun faydası için (kime göre, neye göre tartışılır) devletin suç işleme yetkisinin olduğunu biliyoruz. Öyle değil mi? Bilmiyorsanız birkaç örnek vereyim size. İnsanı özgürlüğünden alıkoymak suçtur değil mi? Devlet bunu askerlik için aylarca insanları kışlalara sokarak yapıyor; fakat bunu kamunun yararı olarak gördüğü, üstelik bir de "kutsal" saydığı için bırakın suç işlemeyi bize hakkımızı verdiğini belirterek koltuklarımızı kabartıyor. İnanmayan Anayasaya baksın. Askerlik bir haktır. Kumar oynamak suçtu değil mi? Devlet kendi eliyle bahis oynatıp buna "şans oyunu" diyebiliyor. Suçu bizzat üstlenip, vatandaşları "madem suç işleyecekse bunu kendi belirleyeceği kuralları çerçevesinde işlesin de bu para yurtdışına akmasın" mantığı güdüyor. Sizce rulette kırmızıya basmak mı daha büyük bir kumardır, yoksa 3 maçı birbirine bağlayarak piyasa bahis oranlarının fahiş derecede altında oranlarla kazanmayı beklemek mi? Bunlar Devletin insanları uyutarak ayan beyan işlediği suçlar. Bir de sır kapsamına alarak, işledikleri var ki insanlar bunları görürse mazallah vatandaşlıklarını ve vekil tayin ettikleri insanları dahi sorgulayabilirler. Devletin işlediği suçları, ben sade bir vatandaş olarak anlayamıyorum. Bir ulusun çıkarının bir başka ulusun aleyhine artmasına da karşıyım. Bu, sade bir vatandaş olarak belki de olayları çok sığ bir şekilde yorumlamdan ya da vicdanımla hareket etmemden kaynaklanıyor olabilir. Kurumların ve bunun en tepesinde yer alan devletlerin vicdanı olmaz. Soru şu, vicdanı olmayan şey vicdansız mıdır? Eğer bu şey devletse hiç düşünmeden evet derim. Bu süreçte de devlet sırrı diye üstü örtülmeye çalışılan gerçeklerin altında çok ciddi yolsuzluk iddiaları mevcut. Bugün operasyonu gerçekleştirilenler "Aaa devlet sırrı varmış burada. Afedersiniz" diyip geri çekilse olayların üstü kapansa sanık konumunda olan kişilerin aklanma gibi bir kaygıları eminim olmayacaktır. Devlet sırrı zırhıyla örtündükleri ana kucağında mutlu mesut yaşamaya devam edeceklerdir. Aklanmak ise bizim gibi sade vatandaşların dert edebileceği gereksiz bir vicdani müessesedir. Yolsuzluk iddialarını soruşturma belgeleriyle ifşa eden Mehmet Baransu'nun derdi Devlet sırrından çok Hükümeti ve bu yolsuzluğa iştirak eden Hükümet üyelerini kamuoyunun kucağına itmek. Devletin zararına dahi olacak olsa ortada bir hukuksuzluk varsa ve bunun belgesi bir gazeteciye ulaşmışsa, o gazetecinin görevi bu belgeyi kamuoyuna açıklamak olmalıdır. Asıl gazeteci bu belgeyi açıklamazsa suçlu sayılmalıdır. Tıpkı 2004 yılındaki MGK kararının yıllarca çekmecede bekletilip, şartlar olgunlaşınca piyasaya sürülmesi gibi. Tüm bunların yanısıra, bir önceki maddede değinilen, "adil yargılanma hakkı" hepimiz için, her zaman gereklidir. Hükümet kendi için değil, bizzat halkı için bu soruşturmada gizli kalması gereken, fotoğrafları, tapeleri Mehmet Baransu'ya sızdıranları bulmalı ve cezalandırmalıdır. Bunu yaparken de Mehmet Baransu'nun kılına dokunmamalıdır. Devletin tüm aygıtları emrinde amade bir Hükümet bunu bulamayacak kadar aciz olmamalı. Hele ki, sürecin mağduru kendi iken.

29 Temmuz 2012 Pazar

Disiplin!

Yaş ilerledikçe yaşamın farklı alanlarında tat veren, peşinden koşulan ve görmek istenen şey hep disiplin oldu. Sonucu ne olursa olsun disiplinli bir çaba her zaman takdirimi kazandı. Saygı duymamı sağladı. Adrenalin salgılamama neden oldu. Abartmıyorum. Disiplinli bir organizasyon içinde bulunduğumda üzerime düşeni hakkıyla yapmak bana heyecan veriyor.

Geçmişime baktığımda çoğu zaman kısa vadeli spektaküler bir güzelliği uzun vadeli ve istikrarlı bir gidişata yeğlememden olacak, bu denli takdir ettiğim disiplin anlayışını halen hayatıma tam olarak adapte ettiğimi söyleyemem. Zaman geçtikçe belki bunu da sağlarım ama birçok şey için  geç olacağı kesin.

Ölümüne saniyeler kala hatta belki de ölmüşken dahi kravatını düzelten, onun 1 santim aşağı inmesine müsade etmeyen Gustavo Fring'e de buradan selam olsun. RIP.